Faruk YÜCEL

Eylül 25, 2007 in Bizim oralar

ZORLA AYDINLATILAN AYDINLAR
Faruk Yücel

Oyun hep aynı. Korunan sistemin muhalifleri “hain” damgası yer ve sonunda nedense hep milliyetçi olduğunu iddia eden birileri tarafından pusu kurularak öldürülür. Sancılı yıllarda adına faili meçhul dediğimiz ve çoğu zaman siyasi nedenlere dayanan bu cinayetler, sadece bir kişinin hayatını kaybetmesi ile açıklanabilecek sığlıkta değildir. Hâla aydınlatılamamış ve üzerinden nice yıllar geçmiş bu katili bilinmeyen maktuller, çoğu zaman toplumun kimi duygularını tetikleyerek galeyana getirecek kadar etkilidir. Son faili meçhulümüz gazeteci Hrant Dink üzerine bir çok şey söylenmişken biz ilk faili meçhulümüz bir başka gazeteci ve yazar Sabahattin Ali’ye bir yolculuk yapma niyetindeyiz. Cumhuriyet’in ilk yıllarında halka mâl olmuş ozanlarımızın, dünya görüşlerimiz farklı bile olsa, ne tür yaftalarla mahkum edildiğinden bahsetmek istiyoruz. Birinin ayağını kaydırmanın suda taş sektirmekten kolay yollarının olduğu yıllardan.

Yakın siyasi tarihimiz, çözülememiş olması bir yana, mana verilememiş bir yığın hadise ile doludur. Kör dövüşü halini alan bir öncekini yerden yere yere vurup bir sonrakini kutsama rahatsızlığı Cumhuriyet’in belki de genele uygulanmış en temel refleksidir. Çözümü zor problemlerle uğraşmak yerine hasır altı etmek, bugünü yüceltmek adına dünkünü yermek hem kolay hem de kolay sonuca ulaşılır bir yöntemdir. Günümüze dönersek, Anayasanın değiştirilmesi söz konusu olduğunda ortaya çıkan “Kemalizm” tartışmaları, 80 yılı aşkın bir zamandır üzerine konuşulması imkansız bir haldedir. Ve ne yazık ki meçhul cinayetlerin “faili” olanlar, artık her kimlerse, herhangi bir sebepten ötürü kurtulmak istedikleri kişilerin üzerini çizmek için yine bu tartışılamaz meseleyi ortaya atıp minarelerini kılıfa geçirmişlerdir. Bunu yaparken de nasıl bir tezatın içerisinde olduklarını bir türlü fark edememişlerdir.

BAŞIN ÖNE EĞİLMESİN SABAHATTİN ALİ!
Mesela “Dışarıda deli dalgalar / Gelip duvarları yalar / Seni bu sesler oyalar / Aldırma gönül aldırma” dizeleri ile Laikliğe ve Atatürk’e sahip çıkma yarışına girenler, bu mısraların nerede, kim tarafından ve hangi sebepten yazıldığını bilmezler. İşte tezat diye bahsettiğimiz şey de, bu mısraların yazarının hayat öyküsünde gizlidir.

1932 yılında Konya’da öğretmen olan Sabahattin Ali Yeni Anadolu isimli gazetede şiir ve romanlarını yayımlamaktadır. Mevzubahis gazetede Memleketten Haber ismi ile yayımlanan şiiri ile Mustafa Kemal’e hakaret etmekten bir yıl hapse mahkum edilir. Sinop Cezaevine naklinden sonra, Atatürk’e hakaretten mahkum şair defterine başın öne eğilmesin diye yazmaya başlar. Başın öne eğilmesin / Aldırma gönül aldırma / Ağladığın duyulmasın / Aldırma gönül aldırma. Peki neden böyle bir olay başına gelmişti?

Konya’ya gelmeden önce öğretmen olarak görev yaptığı Aydın’dan arkadaşı Enver Necati’ye yazdığı mektupta şöyle demektedir: “Ha, beni burada müthiş komünist biliyorlar. Nâzım bir türlü imana getiremediği beni gelip de burada görsün, vallahi millet Lenin’in halefi diye bakıyor. Budala herifler, ben kimim komünistlik kim?” Sosyalist yada Komünist herhangi bir oluşuma üye olmayan fakat arkadaşları arasında Nâzım Hikmet gibiler olan Sabahattin Ali, Konya’da yalnızlığını platonik aşk olayları ile geçiştirirken bir taraftan da eski bir öğretmen olan Emin Bey ve tarihçi Cemal Kutay’ın çıkardığı Yeni Anadolu isimli gazetede Kuyucaklı Yusuf isimli romanını da parça parça yayımlar. Romanın 26 parçası çıkmışken gazete sahiplerinin Milli Eğitim Müfettişlerine karşı başlattığı kampanyadan rahatsız olur. Kendisi bir öğretmendir ve Konya Öğretmenler Birliğine gazeteyi şikayet ederek gazetecilikten ilişiğini keser. Fakat bu duruma çok sinirlenen gazete sahipleri, halen daha çok etkili olan bir yöntemi kullanıp kendisinden öç almak niyetindedir. Emin Bey ve Cemal Kutay’ın Memleketten Haber şiirini ihbar edip şikayette bulunma nedenleri daha doğrusu “Başın öne eğilmesin” şiirinin yazılış nedeni işte bu basit anlaşmazlıktır. Fakat nasıl olsa kimsenin aksini söyleyemeyeceği tek suç budur ve nasıl olsa yıllar sonra ulusalcılar dillerindekinin Atatürk’e hakaretten hüküm giymiş birisinin şiiri olduğunu hatırlamayacaktır.

KESER DÖNER SAP DÖNER GÜN GELİR HESAP DÖNER
Dünyada en büyük isteğim anlaşılmaktır diyen Sabahattin Ali, Cumhuriyetin Onuncu Yıl şerefine affa uğrayanlar arasındadır ve 29 Ekim 1933 günü artık serbesttir. Fakat devlet kapısı kapanmıştır yüzüne. Sırtında taşıdığı bu sicili bozuk kamburu bir ömür boyu taşıyacaktır sırtında. Fakat demokrasilerde çare tükenmez! Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hikmet Bayur Gazi’ye hakaret eden bu Almanca Öğretmenini işe almakta ayak sürüyünce, aylar boyu istenen her türlü evrakı tamamlamasına rağmen bir türlü karar çıkmayınca yeniden kağıt kalem ele alınır. Gün hesabın tersine döndüğü gündür. Bir halk ozanı daha baskıyla, istibdatla yola getirilmiş, bir cephe daha kazanılmıştır. Sabahattin Ali’nin Benim Aşkım şiiri “Kısacası gönlümü verdim Ulu Gazi’ye / Göğsümde şimdi yalnız onun aşkı yatıyor” mısralarıyla son bulur. Milli Eğitim ve elbette Gazi Paşa Almanca öğretmenini affetmiştir.

İstibdat ve baskı demişken hatta hazır matbuattan bahsediyorken, bu iki kelimenin akıllara getirdiği ilk ismi zikredelim: II. Abdülhamit Han! 30 yılı aşkın devletin başında idarede bulunmuş devlet adamı nedense sadece muhaliflere olan sertliği ile tanıtılır. Dedik ya, dünü karalayarak bugünü yüceltmek, işte böyle bir şey: “Söz konusu olan, Ulusa egemenliğini bırakacak mıyız sorunu değildir. Sorun, olmuş bitmiş bir gerçeği yasa ile saptamaktan başka bir şey değildir. Bu, kesinlikle yapılacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes sorunu doğal bulursa, sanırım uygun olur. Yoksa, yine gerçek yönetime göre saptanacaktır; ama, belki birtakım kafalar kesilecektir.” Bu tehdit, Yıldız Sarayı’nın kabul salonunda hürriyet isteyen aydınlara karşı tahtta oturan Padişah tarafından değil, Türkiye büyük Millet Meclisi’nde sıranın üzerine çıkan “devrimci aynı zamanda ihtilalci bir önder” Mustafa Kemal tarafından Saltanat’ın kaldırılmasına karşı oy kullanan milletvekillerine savrulmuştur! Sonraki yıllar Diyarbakır’da kurulan İstiklâl Mahkemeleri İstanbul’un belli başlı gazetelerinin başyazarlarını misafir eder. Vatan gazetesinin sahibi ve başyazarı Ahmet Emin Yalman, daha Adana’dayken yolda Mustafa Kemal’e yalvarmaya, affedilmesi halinde gazeteciliği bırakacağına dair taahhütlerde bulunmaya başlar.

AYDINLATILMIŞ (!) TÜRKİYE’NİN GÖRÜŞLER’İ
Cumhuriyet tarihinde görmezden gelinen, hatırlanmak istenmeyen, sözü geçtiği zaman hiç biri rasyonel ve insani olmayan bir sürü bahane uydurulan olaylar nedense Cumhuriyet Halk Partisi’nin tek parti iktidarına denk gelir. Öyle ki, şimdi adına solcu, komünist denen dönemin düşünen kafaları zaman zaman kırılarak aydınlatılmaktan kurtulamamıştır. Bahsimiz tezatlık üzerine olduğu için, Cumhuriyet aydınlarından sadece belli fraksiyondan gelenlerinden bahsetmeye devam edelim.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında yaşanan sıkıntı ve yoklukların sorumluluğu CHP’ye yüklenmiş ve esen olumsuz hava herkeste köklü bir değişikliğe duyulan ihtiyacın yüksek sesle ifade edilmesi gerektiği düşüncesini doğurmuştu. Bu hava sonunda CHP’li dört vekil Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü adına sonradan “Dörtlü Takrir” denen bir tasarı önerdiler. 1924 Anayasası’nın bir yıl sonra kısıtlandığı, 1930’da Atatürk’ün bilgisi dahilinde Serbest Fırka’nın kapatılmasıyla kısıtlamaların arttığı ve demokrasiden gittikçe uzaklaşıldığı belirtilerek siyasal özgürlüklerin kullanılabilmesi talep ediliyordu. 15 yıl sonra, 1960’da Yassıada’da idamla yargılanacak olan bu dört vekil CHP’nin tasarıya verdiği sert karşılıktan sonra kendileri lehine esen rüzgardan da faydalanıp istifa ettiler ve yeni parti kurmak için harekete geçtiler. İlk iş, Zekariye ve Sebiha Sertel ile görüşüp adının Görüşler olması kararlaştırılan bir dergi çıkarmaktı. Ülkenin elit tabakasının rahatı kaçıran bu derginin yazı kadrosunda Dörtlü Takrir’i veren vekiller, Sabahattin Ali, Zekeriya ve Sabiha Sertel, Atatürk döneminden dış işleri bakanı Tevfik Rüştü Aras ve içişleri bakanı Cami Baykut yer alacaktı. Cami Baykut’un önerisi Halide Edip ve Adnan Adıvar’dan da yazı alınması yönündeydi.

VURUN KAHPEYE!
Adıvar çifti ve bilhassa Halide Edip Adıvar modern Türkiye’nin sembolleştirilmiş isimlerinden biridir. Kadın hakları ve Saltanat’a dolayısı ile karanlığa başkaldırı denince hâla ilk akla gelen ne Perihan Mağden ne de Ece Temelkuran’dır. Halide Edip, solcuların, liberallerin ve muhafazakarların Zekariya Sertel’in deyimiyle “CHP Diktatörlüğüne” karşı birleştiği Görüşler için yazı istemeye gelen Sabiha Sertel’e verdiği cevapta başkaldırısının kime karşı olduğunu da öğreniyoruz. Ama dedik ya, tezatlara alışkın olmalısınız: “Ben de ülkede demokratik bir rejimin kurulmasından yanayım. Bu diktatörlük sistemi Atatürk’ün kurduğu bir sistemdir. Biz buna karşı geldiğimiz için gadre uğradık ve ülkeden ayrılmak zorunda kaldık.” Halide Edip Celal Bayar’a güvenmediğini dile getirmiş fakat kendi deyimiyle Atatürk diktatörlüğüne karşı geldiği için dünyanın en namuslu demokrasi savunucusu Cami Baykut’un dergide olmasından duyduğu memnuniyetten dolayı yazar kadrosuna katılmaya ikna olmuştur.

SERÜVEN DEVAM EDİYOR
Türkiye burada bahsettiklerimizden daha acı şeyler yaşadı. Artık normalleşmeli. Farklı fikirlere tahammül hangi noktadan hangi noktaya geldiğimizi Mehmet Genç Hoca’nın ağzından bir vakıa ile son verelim: “Yüksek rütbeli bir Müslüman’la alacak verecek davası olan bir gayrimüslim işçinin, delil bulamadığı hallerde, kendi kutsal kitabı üzerine yemin ederek dava kazandığı çok görülen örneklerdendir. Hoşgörünün tahmin ettiğimizden de derin olduğunu gösteren bir delil, Kanunî’nin ünlü şeyhülislamı Ebussuud Efendi’ye aittir. Yayınlanmış bir fetvada Ebussuud Efendi, ‘Müslüman olmayan ehl-i kitap, kendi inancını, doktrinini açıklarken İslam’ın kutsal saydığı değerlere dil uzatırsa, onları küçültücü ifadeler kullanırsa buna ne lazım gelir?’ diye yöneltilen klasik fetva formundaki soruya cevap olarak, ‘Hiçbir şey lazım gelmez, amacı İslam’ı küçültmek değil, kendi doktrinini ortaya koymaktır. Yapılacak herhangi bir şey söz konusu değildir.’ diye ifade eder.”

Genç Cumhuriyetin hangi şartlar altında kurulduğunu ve serpildiğini aşağı yukarı biliyoruz. İsimleri caddeleri, bulvarları, stadyumları süsleyen bir sürü devlet adamı tanıyoruz. Peki Dolmabahçe’deki toplantılarda isimleri zikredilen bir döneme yön vermiş nice devlet adamından hangilerini millet bağrına basmış bilmiyoruz. Yukarıda bahsi geçenlerden hiç birisi bazı kesimlerin gerici (!) diye yaftaladığı insanlardan değil. Olur ki taraftarlık yaptığımız düşünülür diye bahsetmedik onlardan. Dileriz ki “Atatürk” silahı kullanılarak sağcı yada solcu fark etmez, meçhul failler bir daha kimsenin canını yakmaz!

POLİS FOBİSİNİN RESMİNİ ÇİZEBİLİR MİSİN?

Fikret Muallâ Saygı (1903 - 1967) Türkiye’nin dünyaca ünlü büyük ressamı. Kraldan çok kralcıların aydınlattığı (!) bir diğer aydın. Lise yıllarında bir gün bir arkadaşıyla İstanbul’da bir istasyonun zeminine uzanmış şarap içerken duvara çok yavan bir şekilde çizilmiş Atatürk resmine bakarak “Bu nasıl resim? Böyle resim mi çizilir?” diye Atatürk’ü bu şekilde resmedene sitem ederken, o sırada istasyonda dolaşan bir kaç polisin dikkatini çeken bu serzenişi yanlış anlaşılır. Fikret Mualla’nın Atatürk’e sitem ettiği varsayılır ve karakola götürülerek çok ağır işkenceler yapılır. Fikret Mualla böylesine trajikomik bir yanlış anlaşılmanın kurbanı olur ve aklî dengesini yitirir, bir süre Bakirköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde müşâhede altına alınır. Hatta burada Neyzen Tevfik’le beraber aynı odayı paylaşır. Daha sonraki yıllarında polis fobisinin devam ettiği bilinir. Bu yüzden ülkeyi terk eder. Hatta Paris’te kaldığı yıllarda polis olan bir komşusu onun bu fobisini fark ederek başka bir semte taşınır.

1. yazı

Sevgili T.

Günler günlerin ardından, seni unutmak mecburiyetindeyim diye başlayan şarkılarımız var, sıfır km ve az hasarlı. Siz de ne var ne yok diye sormuşsun; hiç bir şey, salt yorgunluk. Her akşamı, bugünlerde benim yaşadığım gibi, üstelik ondan çok daha güzel yaşayan teleferikçinin mutluluğu bir de. Mutluluk dediğimiz şey aslında çok da neşeli bir hadise değil. Örneğin M. ansızın çıkıp buraya gelseydi korkunç bir şey olurdu. Bunu düşünerek, iyi ki şu anda burada ve iyi ki korkunç olan bir şey yok diye düşünmeye zaman zaman mutluluk ismini veriyoruz biz.

Mektubunuz beni hakikaten şaşırttı. Bana yazmanız şaşırtmıyor elbette, neden bana yazmayacakmışsınız ki? Benden nefret ettiğinizi söylediğinizi hatırlıyorum, doğru değil bu. Herkes benden nefret edebilir, ama siz hayır. Buna hakkınız da yok, zaten şaşkınlığımın nedeni bu da değil. Mektubunuz beni pek şaşırttı. Bir kaç günden beri içimde yine o tedirginlik duygusu. Hatırlar mısın benim tedirgin olduğumda titreyen dizlerimi, ah, haklısın çok zaman geçti üzerinden. Odaya giren ve elinde bir kitap masaya sertçe oturan Bay Y.’ye duyduğum müthiş öfke. Bu öfkeyi dışa vurmak için ilk küçük fırsatı kollayış. Öfkenin geride yoğun bir duman duman bırakarak kafamın içinde dağılıp gidişi, bir hafifleme ve bir güven duygusu: işte şimdi yeniden yazmayı deniyorum onları. Parçalar tam olarak bilinmeli mi sence?

Kıymetli dostum T, kırk yaşına kadar bekar kalırsan, üst dudağının biraz açığa çıkardığı dişleri öne fırlamış yaşlı biri ile evleneceğine ilişkin bir duygu var içimde. E.’nin üst ortadaki dişlerinin, diz kesimlerinden geçici bir süre birbirine atılmış bacaklar gibi iç içe geçmiş bir görünümü var. Oysa ben, emin ol kırk yaşında çok daha çekici olacağım. Hizmetçiler, sandıkları, bavullarıyla gelen ve büyük bir gürültü ile otelin üst sahanlığındaki manzarası en güzel odaya taşınan önemli bir kişiyi karşılamaya çıkar gibi önümde saygı ile duracaklar. Belki, haklısın bir otelde kalacak kadar lükse ayıracak param olmayacak hiç bir zaman, bir ihtişam içerisinde yaşıyor olamayacağım. Ama beni görünce, taraçaya doğru koşacak, merdivenleri adımlarken ben dinçliğime hayret edip şaşkınlıktan taş kesileceksiniz.

Gerçek saydamdır ve fark edilmez. Yalan ise opaktır, ne ışığı ne de bakışı geçirir. Her ikisinin de karışık olduğu üçüncü bir durum vardır ve en sık görülen budur. Bir gözümüzle gerçeğin içine içinden bakarız ve bu bakış sonsuzluk içinde ebediyyen yitip gider, öbür gözümüzle yalanın içinden parmağımızın ucunu bile göremeyiz ve bu bakış daha uzağa gidemez, yeryüzünde kalır. Kesinlikle bizimdir. Böylece ters yönde ilerleyerek hayatta bir yol açarız kendimize. Bu nedenle gerçek, yalanın tersine doğrudan doğruya anlaşılamaz, ancak gerçeğin ve yalanın karşılaştırılması ile anlaşılır.

Uykuya dalmadan önce, pişman olmanı beklemek saçma olurdu elbette. Ama sarımtırak ışıklı bir güz sabahında, kış geldi sayılır aslında, uyandığında kapalı pencereyi aralayıp buralara kadar sızmak isteyen bir şey var, kabul edelim. Yalanın karşısına gerçeği koymadan, hızla giden otobüsün bir köşesinde alnını cama dayayıp, kollarını dizlerinin arasından yere değdirecekmiş gibi iyice aşağıya iten genç adamı, üzerinde kabarık duran önü açık bir gururla terk etmek, bir gözden bakıp sadece, diğerini yarım bırakmaktı. Genç adamla otobüs arasında doğru dürüst bir ilişki yoktu daha önce, basamakları kullanmadan kapıdan atlayarak inse, aynı neşe ile ama tek başına yoluna yaya devam etse, şaşılacak bir şey sayılmazdı bu.

Cumartesi, yeniden diriliş. Kendimi düşen ve düşerken yakalanan toplar gibi hissetmediğim ilk gün. Bugün eskiden kalmış bir sürü iğrenç kağıt yakıldı Sevgili T.
__*Sitedeki yazıların  tüm hakları ve sorumluluğu yazı  sahiplerine aittir.
Yazıların  izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması
5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına   göre suçtur.

 

 Bir Yorum Var

« Yorumlar

01 Mart 2008

sevgili faruk bey,
gercekten guzel yazilar. Tesekkur ediyorum aydinlatmalariniz icin. bizim ulkenin insanlari bir gariplik bir huzun icinde gocerler. Helede damgalanmislarsa. Ama nedense olumunden sonra meshur olur edebiyat kitaplarina girerler. Nazim hikmet’te onlardan biri degilmidir. Tez konumda aynen buydu. Nazim hikmet’in Fransizlar tarafindan algilanisi. Oyle cok sey varki anlatacak. Ama dil yetmez kalem tukenir. Kisa ve oz demek gerekirse, Nazimin bir siiriyle baglayalim isterseniz kendi ic dunyasini anlatan:

Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz,
ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda,
budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.

iste dostlar
guzelin guzeli her zaman tadina doyum olmayan bir meyveye benzer. Yedikce tat alirsiniz.
Umarim dostlarimizda dunya unune kavusmus insanlarimizi okumaktan zevk alirlar.

Saygilarimla
ali Kalayci

Yorumlar gecici sureligine kapatilmistir.